Bahar. Tek kelime lakin nasıl bir coşku barındırır içinde kıştan çıkan ruhlar bilir bunu fevkalade.
Yazın o teni kasıp kavuran sıcağı, yerini sonbaharın meltemlerine bırakır akıntıya bırakılan kayık misali.
Güzü kovalayan rüzgârlar, kollarını beyaz bir örtü kuşanan kışa açarlar olabildiğince.
Tiril tiril, hafif kıyafetlerin yerini vücutları ve ruhları ağırlaştıran kalın kıyafetler alır.
Ruhunuz esen dondurucu rüzgârla soğumaya başlar, karlar düşer teninize iyice üşür olur kalbiniz, düşünemez ılık ılık beyniniz. Girersiniz kışın komasına.
Ağırlaşır vücut öyle ki yürümek bile olur bir zor zanaat. Soğukla, karla, fırtınalarla mücadeleye dönüşür o üç aylık süreç. Sür geç dersin arabanı ey kış; kalmadı bizde enerjiden eser.
Yastığınıza yorganınıza sımsıkı sarıldığınız bir gecenin sabahında, bir bakarsın göz kırpar sana perde arasından güneşin ince, cılız ışınları. Bunlar annenin ilk gelen sütü gibidir. Öyle hayatidir ki ruha, vücuda; çözülmeye başlar buzların, ilk damlaları düşer toprağa. Öyle lezizdir ki kalplere, annenin ilk sütü gibidir doyamazsın tadına, sıcağına.
Sonra bir gün daha geçer, ışınlar artık o kadar nazlanmazlar, gelirler kollarına sabah olur olmaz, gün doğar doğmaz. Sonra ılıklaşır bakışlarımız, çözülür evlerin çatılarından sarkan buzlar gibi içimizden sarkan buzlar.
Renkler tekrar ihtişamını kazanır doğanın hükümdarlığında; yeşiller yemyeşil, maviler masmavidir. Çiçekler rengârenktir, gülen yüzlerde pembeler bir başka pembe.
Alır bir coşku içimizi götürür bizi bulutların kucağına. Coşku girer ruhlarımıza, kıştan üşüyüp, içine kapanan ruhlarımıza.
Doğa en güzel yeşillerini giyer, saçlarına en güzel renkli çiçeklerini takar, gözleri masmavi göklere nasıl cıvıltıyla bakar.
Nasıl dillenir kuşlar, nasıl olurlar baharın habercisi. Toprak ne güzel yeşil kokar, nasıl enerji verir üzerinde koşan ayaklara. Duygular nasıl bırakırlar kendilerini yamaç aşağı akan şelaleler gibi.
Bahar ki kanat takar insana; özgür kılar kışta tutsak kalmış ruhları.
Bayram gibidir öyle güzel geçer günleri.
…
Bahar.
Bahar ki tek kelime ama nasıl bir coşku barındırır içinde kıştan çıkan ruhlar bilir bunu fevkalade.
İnsan. Sözlük anlamı: toplum halinde bir kültür çerçevesinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı. Âdemoğlu, âdem evladı. Huy ve ahla yönünden üstün nitelikli insan.
Çok zor değil; etrafımıza baktığımızda insanların başka insanları adres göstererek ‘insansızlık’ üzerine nutuk çektiği devirlerde yaşadığımızı söylemek. Ya da bahsedilen ‘insansızlık’ı farkında olarak ya da olamayarak bizim de başka insanlara karşı gösterdiğimizden bahsetmek, eğer daha nesnel bakmak gerekirse. Camianın en üstün vasıflı yaratığıyız oysa lafa gelince; bunda üstelik hemfikiriz hepimiz gittikçe bencilleşen auralarımızdan taşan en ihtişamlı kibir duygularımızla.
Çok zor değil; hayır zor olmamalı. Aynı toprağı, suyu, havayı paylaşırken bencillikten bahsedememeli ruhlarımız, olmamalı erdemsizliğin lekesi üzerilerinde.
İnsanlığımıza tezat duygularla, görüşlerle, davranışlarla yaşamak ne kadar insancıl olabilir ki bir yerde.
Kendini tanı demiş atalarımız. Kendimizi öyle bir tanıdık ki bu kadar kendimizden geçmişken bilemiyorum bunu başarabilmek, saf öze dönebilmek ne kadar kolay olur.
Çok zor değil, olmamalı!
Bizim artık kaybettiğimiz erdemleri bulup, tekrar ruhumuza katma zamanı.
Sevgimizi kendimize değil tekçe, etrafımıza da verebilme zamanı. Bencil duygularla değil, bizcil hissiyatlarla atmalıyız adımlarımızı toprağa. Toprağa erdem basmalıyız adımlarımızla.
Bizim artık duygularımızı törpülemek yerine, körüklemek olmalı sloganımız.
Açlıkla savaşan insanlarımızı gördüğümüzde, vurdumduymazlıktan çok, ‘şefkat’ duygularımız yanmalı içimizde. Sarmalıyız birbirimizin yaralarını daha da kanamadan, kanatmadan ruhumuzu.
Adalet terazilerimizi tamir etmeliyiz artık. Aynı gök kubbeyi paylaşırken, birbirimize adil olmadığımız bir atmosferde ne kadar cennet kılabiliriz ki bastığımız toprağı.
Cömert olma, el uzatma, yardım etme vakti bu vakit. Doğruluk denizinde, yalan rüzgârlarının insanlık teknemizi en sert erdemsizliklerle batırmaya çalıştığı bir zamanda, el ele, omuz omuza verip iyiliği küreklerimize yüklenip, yolumuza devam edebilme vakti bu vakit.
Birbirimize yalanlarla değil sadakatle yaklaşma, iyi niyetle sarılma olmalı içimizden gelen.
Çok zor değil, bakın. Bizim artık biz olma vaktimiz. Göndere ‘fazilet’i çekme vaktimiz.
Bizim insanlığımıza dönme vaktimiz.
Bizim duygularımıza vurduğumuz prangaları sökme vaktimiz.
İnsanı insan yapan nedir diye sormuştuk yani, insanı insan yapan insanlığıdır işte.
‘ Zaman kötü artık.’derler. Peki neden? Zaman eski çağlarda iyi miydi ki şimdi kötü. Mesele bu değil. Mesele kötülüğe sebebiyet veren, onu dilimize bulaştıran… Her şey kendimizi ayrı düşünmekle başladı. Kendimizi değer yargısı olarak olmadığımız yerlerde görmekle. Her şey doğamızı inkâr etmekle başladı. Her şey erkeğin kadını inkâr etmesiyle başladı. Onu toprağa gömmesiyle… Canından parçasını kendinden ayırmasıyla başladı. Nedir peki erkek ve kadın? Sözlük anlamı; Erkek… Ruhunda liderliğin kol gezdiği varlık. Nefesi güç kokan, bakışları özgürlük taşıyan, duruşu cesaretle donanmış, kudretinden sual olunmayan. Kadın… Ruhunda şefkat yelleri esen varlık. Merhamet dolu kalbi, itaatkâr gözleri… Saçlarında metanet kuşakları… Duruşu en narin kuğu… ‘Önce Âdem yaratıldı kuru bir çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan, kan pıhtısından… Yeryüzünde halifeydi Âdem. Akıllı, güçlü, bütün güzelliklere sahip… Ama bütün bu güzelliklerin yanında bir hiçlik… Âdem’in canından kopmuş bir eş yarattı Hak. Havva’ydı o. Âdem’in bir kaburga kemiğinden yaratılan. Âdem’in eksik yönlerini tamamlayan… Adem, Havva olmazsa; Havva adem olmazsa bir hiç. Ancak parçalar bütünse olur can…’ Hikâye böyle başladı ama böyle devam etmedi. Eski çağlarda kadın; .Babilde, evcil hayvan olarak görülürdü. .Çin’de, insan yerine konmazdı öyle ki ona isim bile konmazdı. .Hindistanda erkeğe köleydi; erkeği öldüğü gün o da aynı gün ölmeliydi. Tanrı hoşnut olsun diye(!) kurban edilen yine oydu. .Batıda toplumun malıydı öyle ki bütün erkekler istedikleri kadına sahip olabiliyordu. .Romada kocası isterse öldürülebilirdi. Vatandaş değildi. Yani vaziyet eskiden de bedbahttı. Böyle utanç verici, insanlığın yüzüne sürülen böyle koca bir lekeydi. Oysa öyle mi yaratmıştı Yaradan? ‘Kaburga kemiğindendi Havva. Âdem’e eşit olsun diye. Kolunun biraz altından, korunsun diye. Ve kalbin hizasında sevilsin diye.’ Kadından ne zaman ayrı gördü kendini erkek, o zaman başladı kötülün ilk seferi iyiliğin bembeyaz topraklarına. Ne zaman ki kadın hor görüldü, toprağa gömüldü, ateşlerde yakıldı, o zaman kötülüğün pis duman kokusu yayılmaya başladı yeryüzünde. İşte o zaman erkek kendine de kötülüğe başladı. İşte o zaman her şey her şeye, herkes herkese kötülükle yelken açtı. İşte o zaman başladı yeryüzünde canı yanmayan yaratık. İnsanoğlu kutsalına küfrettiği an başladı yangınlar yeryüzünde. ‘… Seni, kaburgamın altın parçası, Seni, dişlerinde elma kokusu.’ – Ahmed Arif ‘Kadın ve erkek öyle bir çift ki, biri diğerinin canından kopmuş. Kadın erkeğe, erkek kadına armağan olmuş.’ İnsanoğlu kutsalına sahip çıkamadığında yine söndüremedi bu yangın- ı cehennemi. Kadını ve erkeği birbirinden ayrı düşünmek ne mümkün ola? Yuva kurulur elbet ama dişi kuş yoksa kurulan yuva mı olur? Kadın, erkeğinden ayrı huzur mu bulur? İki cinstir onlar aslında birbirine muhtaç. O ki onun gücüne muhtaç. O ki onun ince ruhuna. Muhtaç olmasa birbirine, nasıl verirlerdi tek başlarına ‘hayat’ o tek hücreye. Nasıl bu kadar büyürdü insanoğlu, nasıl taşmaz olurdu dünyalara? Erkek bilgiyi geliştiren, sürdüren, doğayı, yıldızları öğrenendi. Kadın, bilgiyi dönüştüren etkendi. Erkek toprağı verimli hale getirdi, kadın tohumu ekti. Toprak bitkilere, ağaçlara dönüştü. Dönüşüm olmadan bilgi kıymetsizdi, kadın olmadan erkek anlamsız. ‘Toprağın tohuma, tohumun toprağa ihtiyacı vardır. Bunlardan biri, ancak ötekiyle anlam kazanır.’ … Zaman kötüydü. Zaman kötü. Ve yine ‘zaman kötü olacak.’demek istemiyorsak, birbirimize sımsıkı sarılalım ne olur. Bundan başka ihtiyacımız olan bir şey yok, inanın. Not: alıntılar tamamen kişisel gerçekliğe dayalıdır. Konunun daha iyi anlatılabilmesi amacıyla konmuştur.
Bahar gibisi var mı? :))
Ya baharda aşkla bir daha dolmak gibisi var mı ?
Kalpten mutluluk taşıran etki ~
ta ki bugün ona ihtiyacım olduğunu hissedinceye kadar. Ben de aldım Piedra Irmagının Kıyısında Oturdum Agladım’ ı, açtım kapağını başladım okumaya ve üç saatte bitirdim. Ve sonunda ruhumu doyurmanın mutlulugu ve huzuru vardı :)
İçimde uyandırdığı duyguları şimdi kalkıp yazmak istemiyorum. Çünkü hiç gereği yok, o duyguları benimle paylaşan bir kişi olmalı 8)
How happy is the blameless vestal’s lot
The world forgetting by the world forgot
Eternal sunshine of the spotless mind
Each pray’r accepted and each wish resign’d
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
It’s getting late but I don’t mind
bugün harika bir alışveriş yaptık. Alışverişimizin ana teması özel cuma günümüzün özel tatlısı Frambuazlı Cheesecake için gerekli malzemeleri almaktı:) Tabii onun yanında bitmiş meyve çaylarımızın ve kahvemizin yerine yenilerini aldık.
Sözün özü; ben inanıyorum ki harika bir cheesecake olacak! Yapacağım olacak arkadaşım :D Ben bugüne kadar neyi yaptım olmadı yani :r
Ve sözlerime son verirken Doğadan’ ın yeni ürünü çıkmış Yeni Bohça diye. Fark olarak şöyle efendim; normal sallama çaylar ufalanmış şekilde olur ya poşetin içinde, bunda öyle değil, şöyle ki; bunun poşeti daha orijinal ve meyveleri ufalanmış değil büyük parçalı. Bla bla, biz kuşburnulu olanı aldık. Sonuç nasıl mı? Şu an içiyorum bence harika :)
Aşk’ la.